Kitap İncelemeleri 8 dk okuma

Platon - Sokrates'in Savunması

Bu incelemede yalnızca Sokrates'in Savunması adlı eseri değerlendirmeyi değil, Sokrates'in hakikat uğruna verdiği mücadeleyi ve düşünce dünyasını okuyucuya aktarmayı amaçlıyorum. Onun yaşamı ve savunması üzerinden; hakikat, vicdan, cesaret ve sorgulamanın insan hayatındaki yerini ele alarak, her okurun kendi düşüncelerini ve yaşamını yeniden gözden geçirmesine, kendi hakikat arayışına yönelmesine katkı sunmayı hedefliyorum.

Yazı boyutu
Bazı kitaplar yalnızca okunduğu döneme ait değildir; her çağda yeniden anlam kazanır. Sokrates'in Savunması da bunlardan biridir. Platon'un kaleme aldığı bu eser, ilk bakışta bir mahkeme savunması gibi görünse de, aslında hakikatin, vicdanın ve düşünce özgürlüğünün unutulmaz bir sorgulamasıdır. Sokrates, kendisine yöneltilen suçlamalara karşı alışılagelmiş bir masumiyet arayışıyla kendini aklamaya çalışmaz; aksine, felsefi misyonunun haklılığını ortaya koyarak insanın doğru bildiği yoldan neden vazgeçmemesi gerektiğini anlatır. Ona göre gerçek bilgelik, insanın bilmediğini kabul edebilmesidir; ancak asıl büyük sorun insanların bilgisiz olması değil, bilgisiz olduklarını fark etmeyip her şeyi bildiklerini zannetmeleridir. Sorgulanmamış bir yaşam, yaşanmaya değer değildir. Bu düşünceler, üzerinden yüzyıllar geçmiş olmasına rağmen bugün de güncelliğini korur. Çünkü çağlar değişse de insanın hakikatle, toplumla ve kendi vicdanıyla verdiği mücadele değişmez. Sokrates, çoğunluğun onayını kazanmayı değil, doğru olanı savunmayı seçmiş; yaşamını değil, ilkelerini korumayı tercih etmiştir. Belki de bu yüzden mahkemede kaybetmiş gibi görünse de düşünce tarihinde kazanan taraf olmuştur. Sokrates'in Savunması, okuyucuya yalnızca Antik Atina'yı anlatan bir eser değil; her dönemde insanın kendisine yöneltmesi gereken şu soruyu hatırlatır : Gerçeği bildiğimiz hâlde susmayı mı, yoksa bedeli ne olursa olsun hakikati savunmayı mı seçeriz? Peki, Sokrates neden yargılandı? Bir insanı, yalnızca düşündüğü ve sorguladığı için suçlu ilan etmek mümkün müydü? MÖ 399 yılında Atina'da kurulan mahkeme, yalnızca bir filozofun kaderine değil, hakikatin toplum karşısındaki yerine de hüküm vermeye hazırlanıyordu. Sokrates'e yöneltilen suçlamalar açıktı: Kentin tanrılarına inanmamak, yeni tanrılar icat etmek ve gençleri yoldan çıkarmak. İlk bakışta bunlar dinî ve ahlaki suçlamalar gibi görünse de, satır aralarına bakıldığında asıl rahatsızlığın Sokrates'in insanları düşünmeye sevk etmesi olduğu anlaşılır. Çünkü o, hazır cevaplar sunmuyor; aksine insanların kesin doğru sandıkları düşünceleri sorgulamalarını istiyordu. İşte tam da bu yüzden, birçok kişi onun sözlerinde bir tehlike gördü. Sorgulayan bir insan, yalnızca kendisini değil, içinde yaşadığı düzeni de sorgulamaya başlar. Belki de tarihin her döneminde iktidarları tedirgin eden şey, kılıçlardan önce sorular olmuştur. Zira bazen tek bir soru, yıllardır sorgulanmadan kabul edilen yüzlerce cevaptan daha güçlüdür. Sokrates'in karşı çıktığı şey, yalnızca bazı kişilerin düşünceleri ya da dönemin yöneticileri değildi; o, sorgulanmadan kabul edilen her türlü otoriteye karşı aklın sesini savunuyordu. Ona göre bir düşüncenin doğru sayılması için çoğunluk tarafından benimsenmesi yeterli değildi. Doğru, ancak akıl yürütme, sorgulama ve erdemli bir yaşamın rehberliğinde aranabilirdi. Bu nedenle insanların makamlarına, ünlerine ya da kalabalıkların kanaatlerine göre değil; bilgiye ve akla göre değerlendirilmesini istiyordu. Sokrates'in yaşadığı Atina, demokrasiyle yönetiliyordu. Ancak bu demokrasi, günümüzdeki temsil sisteminden farklı olarak birçok kamu görevinin kura yoluyla belirlendiği bir düzene sahipti. Her vatandaşın yönetime katılması amaçlansa da, devlet işlerini yürütecek kişilerin bilgi ve liyakatten ziyade şansa göre seçilebilmesi önemli tartışmaları da beraberinde getiriyordu. Sokrates, bir gemiyi ehil olmayan birine emanet etmenin nasıl büyük bir tehlike doğuracağını söylerken, aynı durumun devlet yönetimi için de geçerli olduğunu düşünüyordu. Ona göre yönetmek bir rastlantının değil, bilgi, erdem ve yetkinliğin işi olmalıydı. Belki de asıl rahatsızlık veren nokta buydu. Çünkü Sokrates, insanlara ne düşüneceklerini söylemiyordu; nasıl düşünmeleri gerektiğini gösteriyordu. Sorular soruyor, cevapları yeniden sorgulatıyor ve insanları kendi cehaletleriyle yüzleştiriyordu. Kendi bildiğinden emin olan biri için bundan daha sarsıcı ne olabilirdi? Belki de bu yüzden Sokrates'in gerçek suçu, gençlerin ahlakını bozmak değil; onları düşünmeye cesaretlendirmekti. Mahkeme salonunda dile getirilen suçlamalar ne kadar ağır olsa da, Sokrates'in yaşamı bu iddialarla örtüşmüyordu. Onun çevresinde bulunan, sohbetlerine katılan ve düşüncelerinden etkilenen birçok genç, Sokrates'in kendilerini yozlaştırmadığını; aksine sorgulamayı, akıl yürütmeyi ve erdemli bir yaşamı öğütlediğini ifade ediyordu. Buna rağmen mahkeme, bu tanıklıkları yeterli görmedi. Çünkü artık yargılanan yalnızca bir insan değildi; onun temsil ettiği düşünce biçimiydi. Sokrates'in insanlara verdiği en büyük rahatsızlık, onlara cevaplar sunması değil, alışılmış cevapları sorgulatmasıydı. O, insanın kendi cehaletini fark etmesini bilgeliğin başlangıcı olarak görüyordu. Fakat çoğu zaman insan, gerçeği öğrenmekten çok, alıştığı düşüncelerin sarsılmasından korkar. Belki de bu yüzden Sokrates'in karşısında duranlar, onun sözlerinden önce sorularından çekiniyorlardı. Çünkü bir kez düşünmeye başlayan zihin, artık eski sessizliğine kolay kolay dönemez. Sokrates'e yöneltilen suçlamalardan biri de gençleri kötü yönde etkilediği iddiasıydı. Ancak bu suçlama, onun savunmasında özellikle üzerinde durduğu noktalardan biri oldu. Sokrates, eğer gerçekten gençlere zarar vermiş olsaydı, bunu bilinçli yapmasının mümkün olmadığını dile getirir. Çünkü hiç kimse isteyerek çevresindeki insanları kötüleştirmez; zira kötü insanlarla yaşamak, sonunda kişinin kendisine de zarar verecektir. Bu nedenle ona göre, böyle bir suçlama mantıksal olarak da sorgulanmalıydı. Sokrates, Meletos'a yönelttiği bu sorgulamada adaletin nasıl olması gerektiğine dair düşüncesini de ortaya koyar; eğer bir insan hata yapıyorsa önce ona bu hatanın yanlış olduğunu göstermek ve onu düzeltmeye çalışmak gerekir, onu hemen mahkemeye çıkıp suçlamak ise çözüm aramak değil, yalnızca cezalandırmayı istemektir. Sokrates burada kentin tanrılarına inanmadığı ve yeni tanrılar icat ettiği iddiasındaki çelişkiyi de açıkça ortaya koyar. Kendisinin ruhsal varlıklardan söz ettiğini söylerlerken aynı zamanda tamamen tanrısız olduğunu iddia etmeleri savunmanın en dikkat çekici tutarsızlığıdır. Fakat mahkeme salonunda yalnızca mantık değil, dönemin öfkeleri, siyasi kırgınlıkları ve kişisel hesaplaşmalar da etkiliydi. Sokrates, kendisini savunurken karşısındaki insanların hoşuna gidecek sözler söylemeyi tercih etmedi. Onları ikna etmek için yalvarmadı, acındırmaya çalışmadı. Hatta nesnel bir gözle bakıldığında, mahkeme karşısındaki tavrının bazen oldukça sert ve meydan okuyucu olduğunu söylemek mümkündür. Belki daha yumuşak, daha uzlaşmacı bir savunma yapsaydı mahkemenin kararını etkileyebilir ve ölüm cezasından kurtulabilirdi. Ancak burada kitabın en çarpıcı yönü ortaya çıkar: Sokrates aslında sadece hayatını kurtarmak için konuşmamaktadır; o gün mahkemede yalnızca kendini değil, felsefeyi ve düşünme özgürlüğünü savunmaktadır. Peki insan, hayatını kurtarmak için inandığı doğrulardan vazgeçmeli miydi? Yoksa bazı değerler, insanın kendi yaşamından bile daha önemli olabilir miydi? Sokrates'in savunmasını anlamak için onun felsefesindeki temel düşüncelere de bakmak gerekir. Sokrates'in yaşam anlayışının merkezinde eudaimonia, yani insanın gerçek anlamda iyi ve mutlu bir yaşama ulaşması düşüncesi bulunur. Ancak Sokrates'e göre mutluluk, hazların peşinden gitmek ya da toplum tarafından kabul görmek değildir. Gerçek mutluluk; insanın ruhuna özen göstermesi, kendisini geliştirmesi ve erdemli bir yaşam sürmesiyle mümkündür. Ona göre insan için en değerli şey bedenin, servetin veya şöhretin iyiliği değil; ruhun iyiliğidir. Çünkü iyi bir yaşam, öncelikle insanın kendi iç dünyasını düzene koymasıyla başlar. Bu nedenle Sokrates'in mahkemedeki duruşu, yalnızca kendisini savunma biçimi değil; hayatı boyunca savunduğu düşüncelerin bir yansımasıdır. O, erdem ile bilgiyi birbirinden ayırmaz ve insanın gerçek iyiyi bildiğinde doğru olana yöneleceğini ifade eder. Sokrates için önemli olan, insanların ne düşündüğü ya da toplumun onayını kazanmak değil; kişinin kendi ruhuna karşı dürüst olması ve yaşamını inandığı ilkelerle uyumlu hâle getirmesidir. Mahkeme karşısında da bu anlayışından vazgeçmemiştir. Eğer yalnızca yaşamını sürdürmek için hakikat olarak gördüğü şeylerden uzaklaşsaydı, ruhuna gösterdiği özenle ve savunduğu erdem anlayışıyla çelişmiş olacaktı. Sokrates için asıl zarar, bedensel bir kayıp değil; insanın kendi ruhunu kötülüğe ve yanlışlığa teslim etmesidir. Sokrates'in suçlu bulunması ve ölüm cezasına çarptırılmasıyla birlikte onun için son günler başlamıştı. Ancak Atinalıların kutsal saydığı Delos yolculuğu nedeniyle ölüm cezası hemen uygulanmadı. Bu süre boyunca Sokrates hapishanede kaldı. Onun için asıl sınav belki de mahkeme salonundan sonra başlamıştı. Çünkü artık savunduğu düşünceler yalnızca sözlerden ibaret kalmayacak, kendi hayatı üzerinden sınanacaktı. Öğrencileri ve dostları, Sokrates'in ölümünü kabul etmek istemediler. Ona kaçması için yardım etmeyi, gerekli parayı sağlamayı ve onu Atina'dan uzaklaştırmayı teklif ettiler. Onlara göre böyle büyük bir düşünürün hayatı, haksız bir karar yüzünden sona ermemeliydi. Ancak Sokrates bu teklifi kabul etmedi. Çünkü ona göre yıllarca insanlara erdemli yaşamayı, adalete bağlı kalmayı ve doğru bildiği ilkelerle yaşamayı öğütleyen bir insan, kendi çıkarı söz konusu olduğunda bu ilkeleri terk edemezdi. Sokrates, kaçtığı takdirde yalnızca bir hapishaneden kurtulmayacağını; aynı zamanda hayatı boyunca savunduğu düşüncelerle çelişeceğini düşünüyordu. Yasaları her zaman sorgulamıştı, ancak şimdi kişisel bir çıkar uğruna onları tamamen yok saymanın doğru olmadığını savundu. Ona göre haksızlığa uğramak, haksızlık yapmaktan daha iyiydi. Çünkü insanın asıl zarar gören tarafı bedeni değil, ruhuydu. Ruhuna zarar verecek bir davranış ise hiçbir yaşam süresine değmezdi. Sonunda Sokrates, öğrencilerinin gözleri önünde son kararını verdi. Baldıran zehrini içmeden önce bile sakinliğini korudu. Çünkü onun için ölüm, korkulması gereken kesin bir kötülük değildi; asıl korkulması gereken şey, insanın kendi inançlarına ve ruhuna ihanet ederek yaşamasıydı. Böylece Sokrates'in hayatı, savunduğu felsefenin son ve en güçlü örneği hâline geldi. Onun ölümü yalnızca bir filozofun yaşamının sona ermesi değildi; düşüncelerinin, bedensel varlığının ötesine geçmesiydi. Çünkü Sokrates, insanlara nasıl yaşanması gerektiğini anlatmakla kalmadı; nasıl ölünmesi gerektiğini de gösterdi. Belki de onu yüzyıllar boyunca yaşatan şey, ölümden kaçmaması değil; yaşamı boyunca aradığı hakikate son ana kadar sadık kalmasıydı. Sokrates'in Savunma diyaloğundaki son sözleri ise onun ölüm karşısındaki duruşunu en açık şekilde ortaya koyar: “Artık ayrılma vakti geldi, ben ölmeye, sizler de yaşamaya gidiyorsunuz. Hangisinin daha iyi olduğunu sadece Tanrı bilir.” Bu sözlerle Sokrates, ölümün insan tarafından kesin olarak bilinemeyecek bir gerçek olduğunu hatırlatır. Onun için önemli olan, yaşamın uzunluğu değil; nasıl yaşandığıdır. Çünkü Sokrates, hayatı boyunca savunduğu gibi, insanın en büyük görevinin ruhuna özen göstermek ve hakikatin peşinden ayrılmamak olduğuna inanmıştır. Bu nedenle ölümü bir yenilgi olarak değil, düşünceleriyle tutarlı kalmanın son adımı olarak karşılamıştır.

Yazar

Yasemin Kartal

Öğrenmeyi, üretmeyi ve kendimi geliştirmeyi önemsiyorum. Merak duygusuyla hareket ediyor, düşüncelerimi yazıyla ifade etmeyi seviyorum.

İlgi alanları: FELSEFE, TARİH, EDEBİYAT, MİTOLOJİ, PSİKOLOJİ, SOSYOLOJİ, MANTIK, YAPAY ZEKA, SİYASET, EKONOMİ, ULUSLARARASI İLİŞKİLER, TİYATRO VE MÜZİK.

Profili Gör

Çağ Dergi · Okur Etkileşimi

Okur Mührü

Beğendiğin ve değerli bulduğun bu yazıyı desteklemek için okur mührünü bırak.

Bu yazıyı 1 okur mühürledi.

Keşfet

Okuyabileceğiniz Diğer Yazılar

Kitap İncelemeleri

Franz Kafka: Aforizmalar

Bu yazımda, Franz Kafka'nın klasik bir olay örgüsünden ziyade insanın trajik yalnızlığını anlattığı "Aforizmalar" eserini inceledim. Yazarın Tanrı ve evrenle olan sorunlu ilişkisini ele alarak okuru gözlemci olmaktan çıkarıp "Kafkaesk" dünyaya dahil etmek istedim.

Müzik

Duman - Bal Hikayesi

Bu yazımda, Duman grubunun bir dönem çokça konuşulmuş ve unutulmamış "Bal" şarkısının arkasındaki trajik hikayesini kaleme aldım. Kaan Tangöze'nin, büyük bir aşkla bağlı olduğu Ahu Paşakay'ın kaybıyla yaşadığı yıkımı ve bu şarkıyı sahnede yıllar sonra yalnızca bir kez, kollarını gökyüzüne açarak söyleyişini anlattım. Ayrıca eserin "Delibal" filmiyle popüler kültüre nasıl yeniden dahil olduğunu inceleyerek, yarım kalmış bir aşkın ve sessiz bir vedanın gölgesini okura hissettirmek istedim.

Editörün Önerdikleri

Okurların İlgisini Çeken Yazılar

Söyleşiler

Zamanı Aşan Ülkü: 21. Yüzyılda Turancılığı ve Kimlik Şuurunu Konuşmak

Kayseri Tomarza'dan Selçuklu payitahtı Konya’ya uzanan fikir yolculuğunda köklü bir kimlik şuurunu barındıran Konya Turancı Dernekler Başkanı Mehmet Buğra Soylu ile Türk dünyasının dünü, bugünü ve geleceği üzerine ufuk açıcı bir söyleşi gerçekleştirdik. Başbuğ Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün vizyonundan ilham alan entelektüel kırılma noktalarını, romantik bir idealin ötesinde rasyonel bir "dilde, fikirde, işte birlik" tasavvurunu ve küreselleşmenin tek tipleştirici baskısına karşı yürütülen kültürel mücadeleyi konuştuğumuz bu hasbihal, okurlara rehber niteliğinde köklü bir tarih ve kimlik şuuru sunuyor.

Söyleşiler

Zihindeki Engelleri Kaldırmak: Başarının Engelsiz Hali

Serebral Palsi ile geçen bir ömür, fizyoterapist koltuğunda çekilen acılar ve o acılardan doğan demirden bir irade... 27 yaşındaki Said Abdülkerim, sadece ağırlıkları değil, zihinlerdeki "yapamaz, korunmalı" denilen o kalın duvarları da yerle bir ediyor. "Engelsiz Fitness" vizyonuyla Türkiye’deki spor salonlarının altyapı eksikliklerine ve ön yargılara meydan okuyan Abdülkerim; bağımsızlığın, disiplinin ve gerçek motivasyonun anatomisini Çağ dergisine anlatıyor. Aşırı korumacı ailelerden sosyal medyanın olumsuz seslerine kadar her şeye kendi özgün tarzıyla meydan okuyan bu samimi ve sert röportaj, içinizdeki sınırları yeniden sorgulatacak. Çünkü onun da dediği gibi: "Hedef varsa engel yok!"

Yorumlar

Henüz yorum yok.
Bu yazıda bir hata mı buldunuz? Editöre bildirin

Tespit ettiğiniz yazım, bilgi veya kaynak hatasını gerekçesiyle yazın. Bildiriminiz doğrudan editör paneline iletilir.