Çağ Dergi · Tarih
Osmanlı Tıbbında Mûsikî ile Tedavi ve Makamların Sırrı
Bugün modern tıp, müziğin insan beyni üzerindeki nörolojik ve psikolojik etkilerini klinik araştırmalarla yeni yeni keşfetmeye çalışırken, Osmanlı hekimleri asırlar önce mûsikîyi hastanelerin baş köşesine yerleştirmişti bile. Onlar için müzik, sadece ruhu dinlendiren bir eğlence aracı değil, aynı zamanda beden ve ruh dengesini yeniden kurmaya yarayan bilimsel bir tedavi metodu olarak görülüyordu. "İnsan küçük bir evrendir" felsefesinden yola çıkan Osmanlı hekimleri, evrendeki her hareketin bir sesi olduğu gibi, insan bedenindeki her organın ve ruh halinin de bir mûsikî tınısıyla akort edilebileceğine inanıyorlardı.
Osmanlı tıp dünyasının devleri İbn-i Sina ve Farabi gibi dehaların mirasını devralan hekimler, müzik tedavisini asla rastgele değil, çok sıkı bilimsel kurallara göre uyguluyorlardı. Tedavideki en önemli unsur "makamlar" ve bu makamların insan fizyolojisi üzerindeki derin etkileriydi. Hekimler ve mûsikîşinaslar el ele vererek, hastanın mizacına, hastalığının türüne ve hatta günün saatine göre çalınacak makamları titizlikle belirlerlerdi. Örneğin, sabahın erken saatlerinde dinletilen Rast makamı, kemik ve kas ağrılarına iyi gelirken aynı zamanda neşe hissi uyandırır; öğle sıcağında çalınan Hicaz makamı idrar yolları rahatsızlıklarına şifa olur; ikindi vakti icra edilen Uşşak makamı ise kalbi dinlendirir ve uykusuzluğu giderirdi. Gece vakti dinletilen Zengüle veya Buselik makamları ise zihni sakinleştirerek hastaları huzurlu bir uykuya hazırlardı.
Bu mucizevi tedavi sisteminin dünyadaki en somut ve muazzam örneği, Edirne’de bulunan Sultan II. Bayezid Külliyesi Darüşşifası’ydı. Burası, akustiği özel olarak tasarlanmış kubbeli odaları ve ortasında su fışkıran şadırvanıyla adeta bir şifa tapınağıydı. Haftanın belirli günlerinde darüşşifaya gelen on kişilik bir musiki heyeti, ney, ud, kanun, santur ve neyzenlerin nefesleriyle hastalara özel konserler verirdi. Enstrümanların tınıları, darüşşifanın merkezindeki fıskiyelerden dökülen suyun ritmik şırıltısıyla birleşir ve ortaya insanı adeta dünyevi dertlerden arındıran kozmik bir terapi seansı çıkardı. Avrupalı seyyahlar, Osmanlı topraklarında akıl hastalarının zincirlenmek yerine müzikle, su sesiyle ve çiçek kokularıyla tedavi edildiğini gördüklerinde şaşkınlıklarını gizleyemez, bu insancıl sistemi güncelerine hayranlıkla kaydederlerdi.
Osmanlı hekimlerinin uyguladığı mûsikî ile tedavi, insanı sadece et ve kemikten ibaret görmeyen, ruhu incitmeden bedeni iyileştirmeyi amaçlayan o zarif tıp ahlakının en güzel göstergesidir. Hanende ve sazendelerin parmaklarından dökülen nağmelerle şifa bulan ruhlar, bize Osmanlı tıp dehasının sadece reçetelerde değil, sanatta ve estetikte de ne kadar ileri gittiğini fısıldamaktadır.
Osmanlı tıp dünyasının devleri İbn-i Sina ve Farabi gibi dehaların mirasını devralan hekimler, müzik tedavisini asla rastgele değil, çok sıkı bilimsel kurallara göre uyguluyorlardı. Tedavideki en önemli unsur "makamlar" ve bu makamların insan fizyolojisi üzerindeki derin etkileriydi. Hekimler ve mûsikîşinaslar el ele vererek, hastanın mizacına, hastalığının türüne ve hatta günün saatine göre çalınacak makamları titizlikle belirlerlerdi. Örneğin, sabahın erken saatlerinde dinletilen Rast makamı, kemik ve kas ağrılarına iyi gelirken aynı zamanda neşe hissi uyandırır; öğle sıcağında çalınan Hicaz makamı idrar yolları rahatsızlıklarına şifa olur; ikindi vakti icra edilen Uşşak makamı ise kalbi dinlendirir ve uykusuzluğu giderirdi. Gece vakti dinletilen Zengüle veya Buselik makamları ise zihni sakinleştirerek hastaları huzurlu bir uykuya hazırlardı.
Bu mucizevi tedavi sisteminin dünyadaki en somut ve muazzam örneği, Edirne’de bulunan Sultan II. Bayezid Külliyesi Darüşşifası’ydı. Burası, akustiği özel olarak tasarlanmış kubbeli odaları ve ortasında su fışkıran şadırvanıyla adeta bir şifa tapınağıydı. Haftanın belirli günlerinde darüşşifaya gelen on kişilik bir musiki heyeti, ney, ud, kanun, santur ve neyzenlerin nefesleriyle hastalara özel konserler verirdi. Enstrümanların tınıları, darüşşifanın merkezindeki fıskiyelerden dökülen suyun ritmik şırıltısıyla birleşir ve ortaya insanı adeta dünyevi dertlerden arındıran kozmik bir terapi seansı çıkardı. Avrupalı seyyahlar, Osmanlı topraklarında akıl hastalarının zincirlenmek yerine müzikle, su sesiyle ve çiçek kokularıyla tedavi edildiğini gördüklerinde şaşkınlıklarını gizleyemez, bu insancıl sistemi güncelerine hayranlıkla kaydederlerdi.
Osmanlı hekimlerinin uyguladığı mûsikî ile tedavi, insanı sadece et ve kemikten ibaret görmeyen, ruhu incitmeden bedeni iyileştirmeyi amaçlayan o zarif tıp ahlakının en güzel göstergesidir. Hanende ve sazendelerin parmaklarından dökülen nağmelerle şifa bulan ruhlar, bize Osmanlı tıp dehasının sadece reçetelerde değil, sanatta ve estetikte de ne kadar ileri gittiğini fısıldamaktadır.