Bazı mücadeleler kazanmak için değil, insan kalabilmek için verilir. Gazze'nin sokaklarında yankılanan sessizlik de böyledir. Yıkılan evlerin, eksilen sofraların ve yarım kalan çocuklukların arasında hâlâ hayata tutunmaya çalışan insanlar, dünyanın vicdanına sessiz ama güçlü bir soru yöneltmektedir: Bir insan, umudunu kaybetmeden ne kadar direnebilir?

Hayat, bazen yalnızca nefes almak değildir; onuru koruyarak yaşayabilmektir. En zor şartlarda bile bir lokma ekmeği paylaşabilmek, çocuğuna gülümseyebilmek ve yarınlara inanabilmek, insan ruhunun en güçlü direnişidir.

Bu direnişin en güçlü sembollerinden biri, Filistinli karikatürist Naci el-Ali'nin yarattığı Hanzala'dır. Sırtı dünyaya dönük, ellerini arkasında bağlamış o on yaşındaki çocuk, yalnızca bir çizim değildir. O, yerinden edilen çocukluğun, duyulmayan çığlıkların ve adalet gerçekleşene kadar büyümemeye yemin etmiş bir vicdanın simgesidir. Hanzala bize, bazen en güçlü sözün sessizlik olduğunu öğretir.

Nuri Pakdil'in hafızalara kazınan şu cümlesi, Kudüs'ün onun dünyasındaki yerini anlatmaya yeter:

"Yüreğimin yarısı Mekke'dir, geri kalanı da Medine'dir. Üstünde bir tül gibi Kudüs vardır."

Bu söz, bir coğrafyadan çok daha fazlasını ifade eder. Kudüs; hafızadır, emanettir, insanlığın ortak mirasıdır.

Gazze'nin toprağında kök salan zeytin ağaçları, yalnızca meyve veren ağaçlar değildir. Kimi yüzlerce yıllık olan bu ağaçlar; sabrın, kök salmanın ve toprağa bağlılığın sembolüdür. Dalları kırılabilir, gövdeleri yara alabilir; ama kökleri yaşadığı sürece yeniden filiz verir. Tıpkı bütün yıkımlara rağmen yeniden ayağa kalkmaya çalışan insanlar gibi...

Ve bir de karpuz dilimi vardır...

Kırmızısı, yeşili, siyah çekirdekleri ve beyaz kabuğuyla Filistin bayrağının renklerini taşıyan karpuz, zaman içinde bir meyveden öte anlam kazanmıştır. Yasakların gölgesinde bazen bir karpuz dilimi, bir bayrağın söyleyemediğini anlatmıştır. Sanatın, hafızanın ve kültürel kimliğin sessiz dili olmuştur. Bu yüzden bir karpuz dilimine bakanlar, yalnızca yaz mevsimini değil; kimliğini korumaya çalışan bir halkın hafızasını da görür.

Nuri Pakdil'in dizeleri bugün de anlamını koruyor:

"Kutsal inadı olanlar gerekli / Bir kalbi daha olanlar gerekli."

Belki de insanlığın bugün en çok ihtiyaç duyduğu şey budur: Haksızlığa alışmayan bir vicdan, merhameti kaybetmeyen bir yürek ve adaletten vazgeçmeyen bir irade.

Çünkü mücadele yalnızca savaş meydanlarında verilmez. Bir annenin çocuğunu yaşatmaya çalışması, bir öğretmenin yıkılmış okulun enkazı yanında ders anlatması, bir doktorun imkânsızlıklar içinde yaraları sarması ve bir fotoğrafçının gerçeği dünyaya göstermesi de direniştir.

Pakdil'in şu sözü ise bu mücadelenin düşünceyle başladığını hatırlatır:

"Düşünmüyorlarsa direnmeleri bir yerde durur."

Gazze'nin enkazları arasında dolaşan Hanzala, köklerinden vazgeçmeyen zeytin ağaçları ve bir karpuz diliminin taşıdığı sessiz anlam, aslında aynı hikâyeyi anlatır: Kimlik, hafıza ve umut...

Gerçek direniş; öfkeyi büyütmek değil, insan onurunu korumaktır. Gerçek mücadele; yıkımın ortasında bile bir çocuğun geleceğine inanabilmektir. Gerçek zafer ise bir gün silahların sustuğu, çocukların yeniden oyun oynadığı, zeytin dallarının yalnızca barışı simgelediği ve Hanzala'nın dünyaya yüzünü dönebileceği bir geleceği kurabilmektir.

Gazze ve Kudüs, yalnızca haritalarda işaretlenmiş iki yer değildir. Onlar, insanlığın vicdanında açılmış iki derin yaradır. O yaraların iyileşmesi; adaletin, hukukun, merhametin ve barışın birlikte yeşermesiyle mümkün olacaktır.

Belki o gün geldiğinde, Hanzala arkasını dönecek, zeytin ağaçları yalnızca bereketi anlatacak ve bir karpuz dilimi yalnızca yazın serinliğini hatırlatacaktır. İşte o zaman, sessiz direniş yerini hak edilmiş bir barışın sesine bırakacaktır.