Geri dön

Çağ Dergi · SAYI 1

Sayı 1

15 Temmuz 2026

Fotoğrafçılık

Işığın ve Zamanın Ritminde: Fotoğraf Sanatı

Mehmet Akif Demirbaş

Fotoğraf, yalnızca bir anı kaydetmek için değildir. Aynı zamanda ışığı ve zamanı bir araya getirerek o ana anlam kazandırmaktır. Bir fotoğraf karesine baktığınızda gördüğünüz şey sadece insanlar, nesneler ya da manzaralar değildir. O karede, ışığın dokunuşu ve zamanın izleri de vardır.

Fotoğraf, yalnızca bir anı kaydetmek için değildir. Aynı zamanda ışığı ve zamanı bir araya getirerek o ana anlam kazandırmaktır. Bir fotoğraf karesine baktığınızda gördüğünüz şey sadece insanlar, nesneler ya da manzaralar değildir. O karede, ışığın dokunuşu ve zamanın izleri de vardır.

Işık, fotoğrafın en temel unsurudur. Işık olmadan fotoğraf oluşmaz. Sabahın ilk saatlerinde yumuşak ve sıcak tonlara bürünen ışık, huzur hissi verirken; öğle saatlerinde daha sert gölgeler oluşturur. Gün batımında ise altın renkli ışık, sıradan görünen bir manzarayı bile etkileyici hale getirebilir. Bu yüzden fotoğrafçı, yalnızca neyi çekeceğini değil, ışığın nasıl davrandığını da gözlemlemelidir.

Zaman ise fotoğrafın görünmeyen kahramanıdır. Deklanşöre basılan o küçücük an, bir daha asla aynı şekilde yaşanmaz. Gülümseyen bir yüz, havalanan bir kuş, yağmur damlasının yere düştüğü an ya da rüzgârın savurduğu yapraklar… Hepsi zamanın içinden seçilmiş tek bir kesittir.

Bazen fotoğraf, zamanı durdurur. Bazen de zamanın akışını gösterir. Akan suyun ipek gibi görünmesi, yıldızların gökyüzünde iz bırakması ya da şehir ışıklarının çizgilere dönüşmesi bunun en güzel örnekleridir. Böylece fotoğraf, gözün tek başına göremediği bir zamanı size yaşatır.

İyi bir fotoğraf, teknik bilgiden önce sabır ister. Doğru ışığı beklemek ve doğru anı yakalamak için bazen dakikalarca, hatta saatlerce aynı noktada kalabilmek fotoğrafçılığın doğal bir parçasıdır. Çünkü en etkileyici kareler çoğu zaman aceleyle değil, sabırla elde edilir.

Fotoğrafın gücü de burada saklıdır. Işığın yönü değişir, zaman akıp gider; fakat doğru anda çekilen bir kare, yıllar sonra bile aynı duyguyu yaşatabilir. Bir fotoğraf geçmişi bugüne taşır, anıları canlı tutar ve geleceğe sessiz bir tanıklık bırakır.

Fotoğraf, ışığın diliyle yazılan ve zamanın içinde saklanan bir hikâyedir. Fotoğrafçı ise bu hikâyeyi görebilen, hissedebilen ve tek bir kareyle anlatabilen kişidir. Işığın ve zamanın ritmini anlayan herkes, fotoğrafın yalnızca bir görüntü değil, aynı zamanda bir duygu ve yaşam biçimi olduğunu fark edecektir.

Kitap İncelemeleri

Platon - Sokrates'in Savunması

Yasemin Kartal

Bu incelemede yalnızca Sokrates'in Savunması adlı eseri değerlendirmeyi değil, Sokrates'in hakikat uğruna verdiği mücadeleyi ve düşünce dünyasını okuyucuya aktarmayı amaçlıyorum. Onun yaşamı ve savunması üzerinden; hakikat, vicdan, cesaret ve sorgulamanın insan hayatındaki yerini ele alarak, her okurun kendi düşüncelerini ve yaşamını yeniden gözden geçirmesine, kendi hakikat arayışına yönelmesine katkı sunmayı hedefliyorum.

Bazı kitaplar yalnızca okunduğu döneme ait değildir; her çağda yeniden anlam kazanır. Sokrates'in Savunması da bunlardan biridir. Platon'un kaleme aldığı bu eser, ilk bakışta bir mahkeme savunması gibi görünse de, aslında hakikatin, vicdanın ve düşünce özgürlüğünün unutulmaz bir sorgulamasıdır. Sokrates, kendisine yöneltilen suçlamalara karşı alışılagelmiş bir masumiyet arayışıyla kendini aklamaya çalışmaz; aksine, felsefi misyonunun haklılığını ortaya koyarak insanın doğru bildiği yoldan neden vazgeçmemesi gerektiğini anlatır. Ona göre gerçek bilgelik, insanın bilmediğini kabul edebilmesidir; ancak asıl büyük sorun insanların bilgisiz olması değil, bilgisiz olduklarını fark etmeyip her şeyi bildiklerini zannetmeleridir. Sorgulanmamış bir yaşam, yaşanmaya değer değildir. Bu düşünceler, üzerinden yüzyıllar geçmiş olmasına rağmen bugün de güncelliğini korur. Çünkü çağlar değişse de insanın hakikatle, toplumla ve kendi vicdanıyla verdiği mücadele değişmez. Sokrates, çoğunluğun onayını kazanmayı değil, doğru olanı savunmayı seçmiş; yaşamını değil, ilkelerini korumayı tercih etmiştir. Belki de bu yüzden mahkemede kaybetmiş gibi görünse de düşünce tarihinde kazanan taraf olmuştur. Sokrates'in Savunması, okuyucuya yalnızca Antik Atina'yı anlatan bir eser değil; her dönemde insanın kendisine yöneltmesi gereken şu soruyu hatırlatır : Gerçeği bildiğimiz hâlde susmayı mı, yoksa bedeli ne olursa olsun hakikati savunmayı mı seçeriz? Peki, Sokrates neden yargılandı? Bir insanı, yalnızca düşündüğü ve sorguladığı için suçlu ilan etmek mümkün müydü? MÖ 399 yılında Atina'da kurulan mahkeme, yalnızca bir filozofun kaderine değil, hakikatin toplum karşısındaki yerine de hüküm vermeye hazırlanıyordu. Sokrates'e yöneltilen suçlamalar açıktı: Kentin tanrılarına inanmamak, yeni tanrılar icat etmek ve gençleri yoldan çıkarmak. İlk bakışta bunlar dinî ve ahlaki suçlamalar gibi görünse de, satır aralarına bakıldığında asıl rahatsızlığın Sokrates'in insanları düşünmeye sevk etmesi olduğu anlaşılır. Çünkü o, hazır cevaplar sunmuyor; aksine insanların kesin doğru sandıkları düşünceleri sorgulamalarını istiyordu. İşte tam da bu yüzden, birçok kişi onun sözlerinde bir tehlike gördü. Sorgulayan bir insan, yalnızca kendisini değil, içinde yaşadığı düzeni de sorgulamaya başlar. Belki de tarihin her döneminde iktidarları tedirgin eden şey, kılıçlardan önce sorular olmuştur. Zira bazen tek bir soru, yıllardır sorgulanmadan kabul edilen yüzlerce cevaptan daha güçlüdür. Sokrates'in karşı çıktığı şey, yalnızca bazı kişilerin düşünceleri ya da dönemin yöneticileri değildi; o, sorgulanmadan kabul edilen her türlü otoriteye karşı aklın sesini savunuyordu. Ona göre bir düşüncenin doğru sayılması için çoğunluk tarafından benimsenmesi yeterli değildi. Doğru, ancak akıl yürütme, sorgulama ve erdemli bir yaşamın rehberliğinde aranabilirdi. Bu nedenle insanların makamlarına, ünlerine ya da kalabalıkların kanaatlerine göre değil; bilgiye ve akla göre değerlendirilmesini istiyordu. Sokrates'in yaşadığı Atina, demokrasiyle yönetiliyordu. Ancak bu demokrasi, günümüzdeki temsil sisteminden farklı olarak birçok kamu görevinin kura yoluyla belirlendiği bir düzene sahipti. Her vatandaşın yönetime katılması amaçlansa da, devlet işlerini yürütecek kişilerin bilgi ve liyakatten ziyade şansa göre seçilebilmesi önemli tartışmaları da beraberinde getiriyordu. Sokrates, bir gemiyi ehil olmayan birine emanet etmenin nasıl büyük bir tehlike doğuracağını söylerken, aynı durumun devlet yönetimi için de geçerli olduğunu düşünüyordu. Ona göre yönetmek bir rastlantının değil, bilgi, erdem ve yetkinliğin işi olmalıydı. Belki de asıl rahatsızlık veren nokta buydu. Çünkü Sokrates, insanlara ne düşüneceklerini söylemiyordu; nasıl düşünmeleri gerektiğini gösteriyordu. Sorular soruyor, cevapları yeniden sorgulatıyor ve insanları kendi cehaletleriyle yüzleştiriyordu. Kendi bildiğinden emin olan biri için bundan daha sarsıcı ne olabilirdi? Belki de bu yüzden Sokrates'in gerçek suçu, gençlerin ahlakını bozmak değil; onları düşünmeye cesaretlendirmekti. Mahkeme salonunda dile getirilen suçlamalar ne kadar ağır olsa da, Sokrates'in yaşamı bu iddialarla örtüşmüyordu. Onun çevresinde bulunan, sohbetlerine katılan ve düşüncelerinden etkilenen birçok genç, Sokrates'in kendilerini yozlaştırmadığını; aksine sorgulamayı, akıl yürütmeyi ve erdemli bir yaşamı öğütlediğini ifade ediyordu. Buna rağmen mahkeme, bu tanıklıkları yeterli görmedi. Çünkü artık yargılanan yalnızca bir insan değildi; onun temsil ettiği düşünce biçimiydi. Sokrates'in insanlara verdiği en büyük rahatsızlık, onlara cevaplar sunması değil, alışılmış cevapları sorgulatmasıydı. O, insanın kendi cehaletini fark etmesini bilgeliğin başlangıcı olarak görüyordu. Fakat çoğu zaman insan, gerçeği öğrenmekten çok, alıştığı düşüncelerin sarsılmasından korkar. Belki de bu yüzden Sokrates'in karşısında duranlar, onun sözlerinden önce sorularından çekiniyorlardı. Çünkü bir kez düşünmeye başlayan zihin, artık eski sessizliğine kolay kolay dönemez. Sokrates'e yöneltilen suçlamalardan biri de gençleri kötü yönde etkilediği iddiasıydı. Ancak bu suçlama, onun savunmasında özellikle üzerinde durduğu noktalardan biri oldu. Sokrates, eğer gerçekten gençlere zarar vermiş olsaydı, bunu bilinçli yapmasının mümkün olmadığını dile getirir. Çünkü hiç kimse isteyerek çevresindeki insanları kötüleştirmez; zira kötü insanlarla yaşamak, sonunda kişinin kendisine de zarar verecektir. Bu nedenle ona göre, böyle bir suçlama mantıksal olarak da sorgulanmalıydı. Sokrates, Meletos'a yönelttiği bu sorgulamada adaletin nasıl olması gerektiğine dair düşüncesini de ortaya koyar; eğer bir insan hata yapıyorsa önce ona bu hatanın yanlış olduğunu göstermek ve onu düzeltmeye çalışmak gerekir, onu hemen mahkemeye çıkıp suçlamak ise çözüm aramak değil, yalnızca cezalandırmayı istemektir. Sokrates burada kentin tanrılarına inanmadığı ve yeni tanrılar icat ettiği iddiasındaki çelişkiyi de açıkça ortaya koyar. Kendisinin ruhsal varlıklardan söz ettiğini söylerlerken aynı zamanda tamamen tanrısız olduğunu iddia etmeleri savunmanın en dikkat çekici tutarsızlığıdır. Fakat mahkeme salonunda yalnızca mantık değil, dönemin öfkeleri, siyasi kırgınlıkları ve kişisel hesaplaşmalar da etkiliydi. Sokrates, kendisini savunurken karşısındaki insanların hoşuna gidecek sözler söylemeyi tercih etmedi. Onları ikna etmek için yalvarmadı, acındırmaya çalışmadı. Hatta nesnel bir gözle bakıldığında, mahkeme karşısındaki tavrının bazen oldukça sert ve meydan okuyucu olduğunu söylemek mümkündür. Belki daha yumuşak, daha uzlaşmacı bir savunma yapsaydı mahkemenin kararını etkileyebilir ve ölüm cezasından kurtulabilirdi. Ancak burada kitabın en çarpıcı yönü ortaya çıkar: Sokrates aslında sadece hayatını kurtarmak için konuşmamaktadır; o gün mahkemede yalnızca kendini değil, felsefeyi ve düşünme özgürlüğünü savunmaktadır. Peki insan, hayatını kurtarmak için inandığı doğrulardan vazgeçmeli miydi? Yoksa bazı değerler, insanın kendi yaşamından bile daha önemli olabilir miydi? Sokrates'in savunmasını anlamak için onun felsefesindeki temel düşüncelere de bakmak gerekir. Sokrates'in yaşam anlayışının merkezinde eudaimonia, yani insanın gerçek anlamda iyi ve mutlu bir yaşama ulaşması düşüncesi bulunur. Ancak Sokrates'e göre mutluluk, hazların peşinden gitmek ya da toplum tarafından kabul görmek değildir. Gerçek mutluluk; insanın ruhuna özen göstermesi, kendisini geliştirmesi ve erdemli bir yaşam sürmesiyle mümkündür. Ona göre insan için en değerli şey bedenin, servetin veya şöhretin iyiliği değil; ruhun iyiliğidir. Çünkü iyi bir yaşam, öncelikle insanın kendi iç dünyasını düzene koymasıyla başlar. Bu nedenle Sokrates'in mahkemedeki duruşu, yalnızca kendisini savunma biçimi değil; hayatı boyunca savunduğu düşüncelerin bir yansımasıdır. O, erdem ile bilgiyi birbirinden ayırmaz ve insanın gerçek iyiyi bildiğinde doğru olana yöneleceğini ifade eder. Sokrates için önemli olan, insanların ne düşündüğü ya da toplumun onayını kazanmak değil; kişinin kendi ruhuna karşı dürüst olması ve yaşamını inandığı ilkelerle uyumlu hâle getirmesidir. Mahkeme karşısında da bu anlayışından vazgeçmemiştir. Eğer yalnızca yaşamını sürdürmek için hakikat olarak gördüğü şeylerden uzaklaşsaydı, ruhuna gösterdiği özenle ve savunduğu erdem anlayışıyla çelişmiş olacaktı. Sokrates için asıl zarar, bedensel bir kayıp değil; insanın kendi ruhunu kötülüğe ve yanlışlığa teslim etmesidir. Sokrates'in suçlu bulunması ve ölüm cezasına çarptırılmasıyla birlikte onun için son günler başlamıştı. Ancak Atinalıların kutsal saydığı Delos yolculuğu nedeniyle ölüm cezası hemen uygulanmadı. Bu süre boyunca Sokrates hapishanede kaldı. Onun için asıl sınav belki de mahkeme salonundan sonra başlamıştı. Çünkü artık savunduğu düşünceler yalnızca sözlerden ibaret kalmayacak, kendi hayatı üzerinden sınanacaktı. Öğrencileri ve dostları, Sokrates'in ölümünü kabul etmek istemediler. Ona kaçması için yardım etmeyi, gerekli parayı sağlamayı ve onu Atina'dan uzaklaştırmayı teklif ettiler. Onlara göre böyle büyük bir düşünürün hayatı, haksız bir karar yüzünden sona ermemeliydi. Ancak Sokrates bu teklifi kabul etmedi. Çünkü ona göre yıllarca insanlara erdemli yaşamayı, adalete bağlı kalmayı ve doğru bildiği ilkelerle yaşamayı öğütleyen bir insan, kendi çıkarı söz konusu olduğunda bu ilkeleri terk edemezdi. Sokrates, kaçtığı takdirde yalnızca bir hapishaneden kurtulmayacağını; aynı zamanda hayatı boyunca savunduğu düşüncelerle çelişeceğini düşünüyordu. Yasaları her zaman sorgulamıştı, ancak şimdi kişisel bir çıkar uğruna onları tamamen yok saymanın doğru olmadığını savundu. Ona göre haksızlığa uğramak, haksızlık yapmaktan daha iyiydi. Çünkü insanın asıl zarar gören tarafı bedeni değil, ruhuydu. Ruhuna zarar verecek bir davranış ise hiçbir yaşam süresine değmezdi. Sonunda Sokrates, öğrencilerinin gözleri önünde son kararını verdi. Baldıran zehrini içmeden önce bile sakinliğini korudu. Çünkü onun için ölüm, korkulması gereken kesin bir kötülük değildi; asıl korkulması gereken şey, insanın kendi inançlarına ve ruhuna ihanet ederek yaşamasıydı. Böylece Sokrates'in hayatı, savunduğu felsefenin son ve en güçlü örneği hâline geldi. Onun ölümü yalnızca bir filozofun yaşamının sona ermesi değildi; düşüncelerinin, bedensel varlığının ötesine geçmesiydi. Çünkü Sokrates, insanlara nasıl yaşanması gerektiğini anlatmakla kalmadı; nasıl ölünmesi gerektiğini de gösterdi. Belki de onu yüzyıllar boyunca yaşatan şey, ölümden kaçmaması değil; yaşamı boyunca aradığı hakikate son ana kadar sadık kalmasıydı. Sokrates'in Savunma diyaloğundaki son sözleri ise onun ölüm karşısındaki duruşunu en açık şekilde ortaya koyar: “Artık ayrılma vakti geldi, ben ölmeye, sizler de yaşamaya gidiyorsunuz. Hangisinin daha iyi olduğunu sadece Tanrı bilir.” Bu sözlerle Sokrates, ölümün insan tarafından kesin olarak bilinemeyecek bir gerçek olduğunu hatırlatır. Onun için önemli olan, yaşamın uzunluğu değil; nasıl yaşandığıdır. Çünkü Sokrates, hayatı boyunca savunduğu gibi, insanın en büyük görevinin ruhuna özen göstermek ve hakikatin peşinden ayrılmamak olduğuna inanmıştır. Bu nedenle ölümü bir yenilgi olarak değil, düşünceleriyle tutarlı kalmanın son adımı olarak karşılamıştır.

Yapay Zeka

Dijital Çağda Yapay İnsan

Mehmet Akif Demirbaş

Bu yazı, dijital çağın insan davranışları üzerindeki etkisini ve "yapay insan" kavramını ele almaktadır. Buradaki yapay insan, robot anlamında değil; düşünceleri, tercihleri ve yaşam biçimi teknoloji, sosyal medya ve algoritmalar tarafından yönlendirilen bireyi ifade etmektedir.

İnsanlık tarihi boyunca teknoloji, yaşamı kolaylaştıran bir araç olarak görüldü. Ancak dijital çağ ile birlikte bu araç, yalnızca günlük hayatı kolaylaştıran bir unsur olmaktan çıktı; düşünme biçimimizi, iletişimimizi ve hatta kimliğimizi şekillendiren güçlü bir etkiye dönüştü. Bugün akıllı telefonlar, sosyal medya platformları, yapay zekâ sistemleri ve algoritmalar hayatımızın merkezinde yer alıyor. Bu değişim, "yapay insan" kavramını da her geçen gün daha görünür hâle getiriyor.

Yapay insan denildiğinde akla ilk olarak insansı robotlar gelebilir. Oysa dijital çağın asıl yapay insanı, teknolojiyle birlikte davranışları değişen, algoritmaların yönlendirmelerine göre hareket eden ve dijital dünyadaki kimliğini gerçek yaşamının önüne koyan bireydir. Fiziksel olarak insan olan ancak düşünce ve davranışlarında dijital sistemlerin etkisi altında kalan bu yeni profil, günümüzün en dikkat çekici toplumsal dönüşümlerinden birini temsil etmektedir.

Sosyal medya bunun en belirgin örneklerinden biridir. İnsanlar artık yaşadıkları anları paylaşmaktan çok, paylaşabilecekleri anları yaşamaya çalışıyor. Bir gün batımı, bir fincan kahve ya da yapılan bir gezi; çoğu zaman anın tadını çıkarmak yerine daha fazla beğeni alacak kareyi yakalama çabasına dönüşüyor. Böylece gerçek yaşam, dijital vitrine uygun şekilde yeniden düzenleniyor. İnsanlar zamanla kendi hayatlarını değil, takipçilerinin görmek istediği hayatı yaşamaya başlıyor.

Algoritmalar da bu dönüşümün görünmeyen aktörleridir. İzlediğimiz videolar, okuduğumuz haberler, dinlediğimiz müzikler ve satın aldığımız ürünler, büyük ölçüde dijital sistemlerin önerileriyle belirleniyor. Sürekli benzer içeriklerle karşılaşan bireyler, farklı düşüncelerden uzaklaşabiliyor ve zamanla dar bir bilgi çevresinin içine sıkışabiliyor. Böylece özgür seçim yaptığını düşünen insan, aslında görünmez dijital yönlendirmelerin etkisi altında karar vermeye başlayabiliyor.

Yapay zekâ teknolojileri ise bu süreci daha da hızlandırıyor. Metin yazabilen, resim üretebilen, müzik besteleyebilen ve insan sesiyle konuşabilen sistemler, üretim süreçlerinde önemli kolaylıklar sağlıyor. Ancak bu kolaylıklar, insanın üretme isteğini azaltmamalıdır. Yapay zekâ, insanın yerini alan bir güç değil; doğru kullanıldığında onun yeteneklerini geliştiren güçlü bir yardımcıdır. Asıl değer, teknolojiyi kullanan insanın bilgi birikimi, hayal gücü ve etik anlayışında yatmaktadır.

Dijital çağın en büyük tehlikelerinden biri de yalnızlıktır. Binlerce çevrim içi arkadaşı bulunan insanlar, gerçek hayatta derin ve samimi ilişkiler kurmakta zorlanabiliyor. Ekran başında geçirilen uzun saatler, aile içi iletişimi azaltırken yüz yüze sohbetlerin yerini kısa mesajlar ve emojiler alabiliyor. İletişim artıyor gibi görünse de duygusal bağlar giderek zayıflayabiliyor.

Fotoğraf dünyası da bu değişimden etkilenmektedir. Yapay zekâ ile oluşturulan görseller, gerçek fotoğraflarla karıştırılabilecek düzeye ulaşmıştır. Bu durum, fotoğrafın belge niteliğini yeniden tartışmaya açarken fotoğrafçılara da önemli sorumluluklar yüklemektedir. Gerçek ışığın, doğru zamanlamanın ve sahadaki emeğin değeri, dijital üretimlerin arttığı bu dönemde daha da önem kazanmaktadır. Çünkü gerçek bir fotoğraf yalnızca görüntü değil, aynı zamanda yaşanmış bir anın tanıklığıdır.

Bu nedenle dijital çağda teknolojiye karşı olmak yerine bilinçli kullanıcı olmak büyük önem taşımaktadır. Teknolojiyi hayatı kolaylaştıran bir araç olarak görmek, onu insanın yerine koymamak gerekir. Dijital dünyada geçirilen zaman ile gerçek yaşam arasındaki denge korunmalı; eleştirel düşünme, sorgulama ve üretme alışkanlıkları kaybedilmemelidir.

Sonuç olarak dijital çağ, insanlığa büyük fırsatlar sunarken önemli sorumluluklar da yüklemektedir. Yapay insan olmak, teknolojiyle yaşamak değil; teknolojinin düşüncelerimizi, davranışlarımızı ve kimliğimizi yönetmesine izin vermektir. Geleceğin dünyasında değerli olan, en gelişmiş teknolojiye sahip olmak değil; teknolojiyi insanlığın yararına, etik ilkeler doğrultusunda kullanabilen bireyler yetiştirebilmektir. Çünkü geleceği şekillendirecek olan yapay zekâ değil, onu bilinçli şekilde kullanan gerçek insan olacaktır.

Edebiyat

Gazze & Kudüs: Zulmün Sessiz Direnişi

Mehmet Akif Demirbaş

Bu yazı; Gazze ve Kudüs ekseninde insanın yaşam mücadelesini, umudunu ve onurunu koruma çabasını ele almaktadır. Hanzala, zeytin ağacı ve karpuz dilimi gibi Filistin'le özdeşleşen semboller üzerinden hafıza, kimlik, direnç ve barış özlemi anlatılırken; Nuri Pakdil'in düşünce dünyasından alıntılarla vicdan, adalet ve insanlık ortak paydasına dikkat çekilmektedir. Yazı, çatışmaların ötesinde insan onurunu, yaşam hakkını ve kalıcı barış arayışını merkeze alan edebî bir denemedir.

Bazı mücadeleler kazanmak için değil, insan kalabilmek için verilir. Gazze'nin sokaklarında yankılanan sessizlik de böyledir. Yıkılan evlerin, eksilen sofraların ve yarım kalan çocuklukların arasında hâlâ hayata tutunmaya çalışan insanlar, dünyanın vicdanına sessiz ama güçlü bir soru yöneltmektedir: Bir insan, umudunu kaybetmeden ne kadar direnebilir?

Hayat, bazen yalnızca nefes almak değildir; onuru koruyarak yaşayabilmektir. En zor şartlarda bile bir lokma ekmeği paylaşabilmek, çocuğuna gülümseyebilmek ve yarınlara inanabilmek, insan ruhunun en güçlü direnişidir.

Bu direnişin en güçlü sembollerinden biri, Filistinli karikatürist Naci el-Ali'nin yarattığı Hanzala'dır. Sırtı dünyaya dönük, ellerini arkasında bağlamış o on yaşındaki çocuk, yalnızca bir çizim değildir. O, yerinden edilen çocukluğun, duyulmayan çığlıkların ve adalet gerçekleşene kadar büyümemeye yemin etmiş bir vicdanın simgesidir. Hanzala bize, bazen en güçlü sözün sessizlik olduğunu öğretir.

Nuri Pakdil'in hafızalara kazınan şu cümlesi, Kudüs'ün onun dünyasındaki yerini anlatmaya yeter:

"Yüreğimin yarısı Mekke'dir, geri kalanı da Medine'dir. Üstünde bir tül gibi Kudüs vardır."

Bu söz, bir coğrafyadan çok daha fazlasını ifade eder. Kudüs; hafızadır, emanettir, insanlığın ortak mirasıdır.

Gazze'nin toprağında kök salan zeytin ağaçları, yalnızca meyve veren ağaçlar değildir. Kimi yüzlerce yıllık olan bu ağaçlar; sabrın, kök salmanın ve toprağa bağlılığın sembolüdür. Dalları kırılabilir, gövdeleri yara alabilir; ama kökleri yaşadığı sürece yeniden filiz verir. Tıpkı bütün yıkımlara rağmen yeniden ayağa kalkmaya çalışan insanlar gibi...

Ve bir de karpuz dilimi vardır...

Kırmızısı, yeşili, siyah çekirdekleri ve beyaz kabuğuyla Filistin bayrağının renklerini taşıyan karpuz, zaman içinde bir meyveden öte anlam kazanmıştır. Yasakların gölgesinde bazen bir karpuz dilimi, bir bayrağın söyleyemediğini anlatmıştır. Sanatın, hafızanın ve kültürel kimliğin sessiz dili olmuştur. Bu yüzden bir karpuz dilimine bakanlar, yalnızca yaz mevsimini değil; kimliğini korumaya çalışan bir halkın hafızasını da görür.

Nuri Pakdil'in dizeleri bugün de anlamını koruyor:

"Kutsal inadı olanlar gerekli / Bir kalbi daha olanlar gerekli."

Belki de insanlığın bugün en çok ihtiyaç duyduğu şey budur: Haksızlığa alışmayan bir vicdan, merhameti kaybetmeyen bir yürek ve adaletten vazgeçmeyen bir irade.

Çünkü mücadele yalnızca savaş meydanlarında verilmez. Bir annenin çocuğunu yaşatmaya çalışması, bir öğretmenin yıkılmış okulun enkazı yanında ders anlatması, bir doktorun imkânsızlıklar içinde yaraları sarması ve bir fotoğrafçının gerçeği dünyaya göstermesi de direniştir.

Pakdil'in şu sözü ise bu mücadelenin düşünceyle başladığını hatırlatır:

"Düşünmüyorlarsa direnmeleri bir yerde durur."

Gazze'nin enkazları arasında dolaşan Hanzala, köklerinden vazgeçmeyen zeytin ağaçları ve bir karpuz diliminin taşıdığı sessiz anlam, aslında aynı hikâyeyi anlatır: Kimlik, hafıza ve umut...

Gerçek direniş; öfkeyi büyütmek değil, insan onurunu korumaktır. Gerçek mücadele; yıkımın ortasında bile bir çocuğun geleceğine inanabilmektir. Gerçek zafer ise bir gün silahların sustuğu, çocukların yeniden oyun oynadığı, zeytin dallarının yalnızca barışı simgelediği ve Hanzala'nın dünyaya yüzünü dönebileceği bir geleceği kurabilmektir.

Gazze ve Kudüs, yalnızca haritalarda işaretlenmiş iki yer değildir. Onlar, insanlığın vicdanında açılmış iki derin yaradır. O yaraların iyileşmesi; adaletin, hukukun, merhametin ve barışın birlikte yeşermesiyle mümkün olacaktır.

Belki o gün geldiğinde, Hanzala arkasını dönecek, zeytin ağaçları yalnızca bereketi anlatacak ve bir karpuz dilimi yalnızca yazın serinliğini hatırlatacaktır. İşte o zaman, sessiz direniş yerini hak edilmiş bir barışın sesine bırakacaktır.

Mitoloji

Amazon Kadınlarından Günümüze: Wonder Woman

Fatma Züleyha Büyükipekci

Amazon kadınları, Antik Yunan mitolojisinde yer alan ve bazı tarihî kaynaklarda da adı geçen savaşçı kadın topluluğudur. Güçlü, cesur ve savaşçı yapılarıyla tanınırlar. Onları diğer topluluklardan ayıran en dikkat çekici özelliklerden biri, erkeklerden bağımsız bir yaşam sürmeleridir. Antik anlatılarda erkekleri yalnızca soylarını devam ettirmek amacıyla kullandıkları, bazı anlatılarda ise onları köle olarak gördükleri aktarılmaktadır. At biniciliği, okçuluk ve mızrak kullanımındaki ustalıklarıyla da dikkat çekerler.
Amazon adının kökeni hakkında farklı görüşler bulunmaktadır. Bunlardan biri, Yunanca "a-mazos" sözcüğünün "memesiz" anlamına geldiğini öne sürer. Bazı antik anlatılarda, daha iyi ok atabilmek amacıyla sağ göğüslerini kestikleri ya da dağladıkları söylenmektedir. Ancak bu iddiayı doğrulayan kesin tarihî, sanatsal veya arkeolojik bir kanıt bulunmamaktadır. Bir başka görüşe göre ise ad, Eski İran dilindeki "ha-mazan" sözcüğünden gelmektedir ve "dövüşçü" anlamını taşımaktadır.
Antik kaynaklarda Amazonların Güney Rusya, Anadolu ve Karadeniz çevresinde, özellikle Samsun'un Terme ilçesi civarında MÖ 2000 ile 1000 yılları arasında yaşamış olabilecekleri anlatılır. Peki, bu anlatılar yalnızca bir efsaneden mi ibarettir?
Bu soruya kesin bir yanıt vermek mümkün olmasa da bazı arkeolojik bulgular, Amazonların tamamen hayal ürünü olmayabileceğini düşündürmektedir. Uzun yıllar tarihçiler onları yalnızca bir mit olarak değerlendirmiştir. Antik Yunan dünyasında ise korkutucu, vahşi ve uygar olmayan savaşçı kadınlar olarak tasvir edilmişlerdir. Ancak Avrasya bozkırlarındaki İskit mezarlarında yapılan kazılar bu düşüncenin yeniden sorgulanmasına neden olmuştur.
İlk incelemelerde mezarlardaki iskeletlerin erkeklere ait olduğu düşünülmüştür. Fakat daha sonra yapılan DNA analizleri, iskeletlerin yaklaşık üçte birinin kadınlara ait olduğunu ortaya koymuştur. Yaklaşık 300 kadın iskeleti; baltaları, hançerleri ve tunç ok uçlarıyla birlikte gömülmüş hâlde bulunmuştur. Ayrıca kemiklerde mızrak yaraları ve kılıç darbelerine ait izlere rastlanmıştır.
Bu mezarlarda dikkat çeken ortak nesnelerden biri de aynalardır. Aynaların neyi temsil ettiği kesin olarak bilinmemektedir. Bazı araştırmacılar bunun kadın kimliğini simgelediğini düşünmektedir. Bu kadınlar, çoğu savaşçı gibi zırh yerine at sürmeyi kolaylaştıran pantolonlar, uzun tunikler ve dik başlıklar giyiyor; bellerinde ise "goritos" adı verilen ok kılıflarını taşıyorlardı.
Tüm bu bulgular Amazonların gerçekten yaşadığını kesin olarak kanıtlamasa da efsanenin tarihsel bir temele dayanmış olabileceğini göstermektedir. Peki, bu efsane günümüzde nasıl yaşamaya devam etmektedir?
Amazon efsanesi yalnızca antik kaynaklarda değil, günümüzde Samsun'da oluşturulan kültürel alanlarda da yaşatılmaktadır. Batıpark'ta bulunan Amazon Köyü ve Amazon Müzesi, ziyaretçilere Amazonların yaşamını tanıtan tematik bir deneyim sunmaktadır. Girişte yer alan iki dev Anadolu aslanı ve ortalarında yükselen Amazon kadın heykeli ziyaretçileri karşılamaktadır. Batıpark içerisinde seyir terasları, Amazon Kanalı ve dinlenme alanları bulunmaktadır. Amazon Köyü ise Amazon Adası'nda yer almakta olup efsanevi Amazon kadınlarının yaşamını canlandıran heykel ve sergilere ev sahipliği yapmaktadır.
Peki, Amazon efsanesi günümüze yalnızca müzeler aracılığıyla mı ulaşmıştır?
Elbette hayır. Amazon efsanesi popüler kültürde de yaşamaya devam etmektedir. Bu efsaneden ilham alınarak oluşturulan Wonder Woman karakteri, yani Amazon Prensesi Diana, ilk kez 1941 yılında yayımlanan All Star Comics çizgi romanında okuyucuyla buluşmuştur. Erkek egemen süper kahraman dünyasında güçlü, bağımsız ve cesur bir kadın karakter oluşturma amacıyla tasarlanan Wonder Woman, daha sonra sinemaya uyarlanmış ve dünya çapında büyük ilgi görmüştür. Böylece Amazon efsanesi yeni nesiller tarafından da tanınmaya devam etmiştir.
Bu kişilerden biri de benim. Wonder Woman filmlerini izledikten sonra Amazon kadınlarının hikâyesini merak etmeye başladım. Bu yazıyı hazırlarken yaptığım araştırmalar sayesinde mitolojinin yalnızca geçmişte kalmadığını, günümüzde de farklı biçimlerde yaşamaya devam ettiğini fark ettim.
Bu güçlü kadınlar gerçekten var olduysa, tarih sahnesinden nasıl çekildiklerini bugün kesin olarak bilmiyoruz. Belki zamanla farklı toplumlara karıştılar, belki soyları tükendi, belki de yalnızca efsanelerde yaşamaya devam ettiler. Ancak bence önemli olan, gerçekte nasıl yok olduklarından çok temsil ettikleri cesaret, bağımsızlık ve mücadele ruhunun günümüze ulaşmış olmasıdır.
Anadolu tarihi de gerektiğinde vatanı, ailesi ve geleceği için mücadele eden güçlü kadınların hikâyeleriyle doludur. Bu nedenle Amazonları, bugünün kadınlarının cesareti ve kararlılığıyla birlikte düşünmek mümkündür.
Mustafa Kemal Atatürk'ün "Dünyadaki her şey kadının eseridir." sözü, kadının toplumdaki değerini ve önemini vurgulamaktadır. Bana göre bu söz, Amazon efsanesinin hatırlattığı güçlü kadın imgesiyle de anlamlı bir şekilde örtüşmektedir.
Belki Amazon kadınları Karadeniz'in sisli kıyılarında tarihe karıştı. Ancak onların temsil ettiği cesaret, bağımsızlık ve mücadele ruhu kaybolmadı. Bugün de pek çok kadına ilham vermeye devam ediyor. Çünkü bazı efsaneler yalnızca geçmişi anlatmaz; insanlara ilham verdikleri sürece yaşamayı sürdürürler. Belki de Amazon kadınlarını unutulmaz kılan da tam olarak budur. Bu nedenle Amazon kadınları, yalnızca mitolojinin değil; cesaretin, bağımsızlığın ve kararlılığın da en güçlü simgelerinden biri olarak hafızalarda yaşamaya devam etmektedir.

Yapay Zeka

Yapay Zekâ Çağında İnsan Olmak: Teknoloji Bizi Nereye Götürüyor?

Erdem Kaya

Yapay zekâ ve dijital dönüşümün günümüz dünyasına etkilerini, fırsatlarını ve geleceğe yönelik oluşturduğu yeni sorumlulukları ele alan bir değerlendirme yazısı.

Son yıllarda teknoloji, yalnızca kullandığımız cihazları değil, çalışma biçimimizi, öğrenme alışkanlıklarımızı ve hatta düşünme yöntemlerimizi de değiştirdi. Birkaç yıl önce bilim kurgu olarak görülen birçok teknoloji bugün günlük yaşamın sıradan bir parçası hâline geldi. Özellikle yapay zekâ, bu dönüşümün en dikkat çekici aktörü olarak karşımıza çıkıyor.

Bugün bir öğrenci araştırmasını yapay zekâ desteğiyle hazırlayabiliyor, bir tasarımcı dakikalar içinde prototip oluşturabiliyor, bir yazılımcı ise saatler sürecek kodları birkaç dakika içerisinde üretebiliyor. Bu gelişmeler ilk bakışta zaman kazandıran büyük kolaylıklar gibi görünse de beraberinde önemli soruları da getiriyor.

Gerçek üretim nedir? Bilgiye sahip olmak mı daha önemlidir, yoksa doğru soruları sorabilmek mi? İnsan ile yapay zekâ arasındaki sınır gelecekte nasıl şekillenecek?

Teknoloji tarihine baktığımızda her büyük yeniliğin benzer tartışmaları beraberinde getirdiğini görüyoruz. Sanayi Devrimi fiziksel gücü dönüştürdü, internet bilgiye erişimi değiştirdi, mobil teknolojiler dünyayı cebimize taşıdı. Yapay zekâ ise bu kez düşünme süreçlerimizi yeniden tanımlıyor.

Ancak unutulmaması gereken önemli bir gerçek var: Yapay zekâ bilgi üretebilir, öneriler sunabilir ve analiz yapabilir; fakat merak edemez, vicdan sahibi olamaz, empati kuramaz ve değer yargıları oluşturamaz. İnsanlığı diğer canlılardan ayıran en önemli özelliklerden biri olan yaratıcılık, yalnızca mevcut bilgileri bir araya getirmek değil, anlam üretmek ve yeni bakış açıları geliştirebilmektir.

Bu nedenle geleceğin en değerli becerisi yalnızca teknoloji kullanabilmek olmayacaktır. Asıl önemli olan; eleştirel düşünebilen, doğru bilgi ile yanlış bilgiyi ayırt edebilen, etik sorumluluklarının farkında olan ve teknolojiyi bilinçli şekilde kullanabilen bireyler yetiştirebilmektir.

Üniversitelerden iş dünyasına kadar birçok kurum artık teknik bilgiden çok problem çözme, iletişim, ekip çalışması ve analitik düşünme becerilerine önem veriyor. Çünkü yapay zekâ birçok görevi otomatikleştirebilir; ancak karar verme sorumluluğunu tamamen üstlenemez. Akademik çevrelerde de üretken yapay zekânın kullanımına ilişkin etik ilkeler ve şeffaflık gerekliliği giderek daha fazla vurgulanıyor.

Teknolojiyi yalnızca tüketen değil, geliştiren toplumlar geleceği şekillendirecektir. Bunun yolu ise erken yaşlardan itibaren bilim, yazılım, mühendislik ve dijital okuryazarlık kültürünü güçlendirmekten geçmektedir. Bir ülkenin teknolojik bağımsızlığı yalnızca güçlü donanımlarla değil; araştıran, sorgulayan ve üreten insan kaynağıyla mümkündür.

Sonuç olarak yapay zekâ bir rakip değil, doğru kullanıldığında güçlü bir yardımcıdır. Ancak hangi teknolojiyi geliştirirsek geliştirelim, onu nasıl kullanacağımıza karar verecek olan yine insan olacaktır. Geleceği belirleyecek olan teknoloji değil; teknolojiyi hangi amaçla kullandığımız olacaktır.

Bilim ve Teknoloji

Dijital Güvenlik: Artık Bir Tercih Değil, Zorunluluk

Erdem Kaya

Dijitalleşmenin hız kazandığı günümüzde siber güvenliğin bireyler ve kurumlar için neden vazgeçilmez hâle geldiğini ele alan bu yazı, temel güvenlik önlemlerini ve dijital farkındalığın önemini değerlendiriyor.

Dijital dünya her geçen gün daha fazla büyüyor. Bankacılık işlemlerinden alışverişe, eğitimden kamu hizmetlerine kadar hayatımızın büyük bir bölümü internet üzerinden yürütülüyor. Bu dönüşüm birçok kolaylığı beraberinde getirirken, bireyler ve kurumlar için yeni güvenlik risklerini de ortaya çıkarıyor.

Eskiden siber saldırılar yalnızca büyük şirketleri hedef alırken, bugün akıllı telefon kullanan herkes potansiyel bir hedef hâline gelmiş durumda. Güçsüz parolalar, doğrulanmamış bağlantılar ve bilinçsiz internet kullanımı; kişisel verilerin ele geçirilmesine, maddi kayıplara ve kimlik hırsızlığına neden olabiliyor.

Siber güvenlik yalnızca antivirüs programı kullanmaktan ibaret değildir. Güçlü ve benzersiz parolalar oluşturmak, iki faktörlü kimlik doğrulamasını etkinleştirmek, yazılımları güncel tutmak ve bilinmeyen bağlantılara karşı dikkatli olmak dijital güvenliğin temel taşlarını oluşturur.

Özellikle son yıllarda yapay zekâ teknolojilerinin gelişmesiyle birlikte siber tehditler de daha karmaşık bir hâl aldı. Gerçekçi sahte e-postalar, ses ve görüntü taklitleri ile yapılan dolandırıcılık girişimleri kullanıcıların dikkatini daha fazla zorlamaya başladı. Bu nedenle yalnızca teknolojik çözümler değil, dijital farkındalık da büyük önem taşıyor.

Kurumlar açısından bakıldığında ise veri güvenliği artık sadece bilgi işlem departmanlarının sorumluluğu değildir. Müşteri bilgileri, ticari sırlar ve kurumsal verilerin korunması; şirketlerin itibarı, sürdürülebilirliği ve yasal yükümlülükleri açısından kritik bir konudur.

Gelecekte dijitalleşme hız kesmeden devam edecek. Akıllı şehirler, nesnelerin interneti, otonom sistemler ve yapay zekâ destekli uygulamalar hayatımıza daha fazla entegre oldukça güvenlik ihtiyacı da aynı ölçüde artacaktır. Bu nedenle dijital güvenlik, teknolojiye sonradan eklenen bir özellik değil; teknolojinin ayrılmaz bir parçası olarak görülmelidir.

Sonuç olarak güvenli bir dijital gelecek yalnızca gelişmiş yazılımlarla değil, bilinçli kullanıcılarla mümkündür. Teknolojiyi doğru kullanmak kadar onu güvenli kullanmayı öğrenmek de günümüzün en önemli dijital becerilerinden biridir.

Edebiyat

Saklandığım Mavi

Rabia Sultan Elmas

Sadece benim gökyüzüm ol mavi,
Kimse seni gördüğüm kadar büyüleyici göremesin,
Kimse okyanusunun içine saklanamasın benim kadar...
Bulutlarında gezinemesin,
Çiçeklerinden toplayamasın...
Sadece ben süzülebileyim gecende,
Ya da ben olayım güneşin en tepede...
Sana mor olduğum kadar mavi ol bana.

Edebiyat

Yitirilmiş Işık

Rabia Sultan Elmas

Bir umutsuzluk çağrısı martılarınki,
Gel gör diyorlar sanki,
Yaşanmışlıklarını hayatın...
Denize bakan bir şato seninki,
Şöyle 27 pencereli...
Kalbinin güzelliğine ait bir deniz.
Sen ve ışık birdiniz...
Yüklediğim dertlerin ağırlığı,
Bir haysiyet meselesi karamsarlığın.
Işığını söndürmüştü hayatın,
Denizdeki karanlık canavarım.
Oysaki şaton güvenliydi senin,
Şovalyelerim korurdu seni,
Çünkü sen ve kalbim birdiniz.
Fakat çıkmıştın şatodan,
Geçmiştin çitleri,
Aşmıştın şovalyeleri...
Yakındın artık denize, canavarıma.
Nefretle baktı sana,
Kalbime, ışığıma...
Ancak susturdun onu,
Sakindi artık.
Sevmişti seni,
Tıpkı benim gibi...
Ondan olsa gerek suskunluğum.
Dönüşmüşüm bir kere,
O yargıladığım şeye...
Fakat canavar hala canavardı,
Sense iyi niyetli bir fani.
Sinsi bir yılan misali yaklaştı sana,
Ve tek hamlede yuttu seni...
Martılar acı acı ciyakladı o an,
Hüzün çöktü her yere...
Ama en çok kalbime,
Karanlık hakimdi artık denize.

Müzik

Duman - Bal Hikayesi

Meyra Sultan Elmas

Bu yazımda, Duman grubunun bir dönem çokça konuşulmuş ve unutulmamış "Bal" şarkısının arkasındaki trajik hikayesini kaleme aldım. Kaan Tangöze'nin, büyük bir aşkla bağlı olduğu Ahu Paşakay'ın kaybıyla yaşadığı yıkımı ve bu şarkıyı sahnede yıllar sonra yalnızca bir kez, kollarını gökyüzüne açarak söyleyişini anlattım. Ayrıca eserin "Delibal" filmiyle popüler kültüre nasıl yeniden dahil olduğunu inceleyerek, yarım kalmış bir aşkın ve sessiz bir vedanın gölgesini okura hissettirmek istedim.

Duman, 1999’da kurulan ve popülerliğini hala sürdüren bir Türk rock grubudur. 2002 yılında çıkardıkları “Belki Alışmam Lazım” albümünde yer alan “Bal” şarkısı, grubun solisti ve söz yazarı Kaan Tangöze’nin sevgilisi için yazıp seslendirdiği bir eserdir. Kaan Tangöze, bu özel şarkıyı 1995 Türkiye Güzellik Yarışması’nda Türkiye dördüncüsü seçilen sevgilisi Ahu Paşakay için kaleme almıştır. İkilinin arasındaki bu derin bağ yalnızca sözlere dökülmekle kalmamış; Ahu Paşakay, Duman’ın “Eski Köprü Altında” albümünde bulunan “Köprüaltı” şarkısının klibinde de kendisini göstermiştir ve sevgilisi Kaan Tangöze’nin konserlerine gitmiş, manevi anlamda yardımlarda bulunmuştur. Şarkıda Kaan Tangöze, Ahu’ya;
“Aşkım, sen benim canımsın”
“Yavrum, sen benim balımsın”
“Ah, güzel kuşum”
“Canlı kalan tek yanımsın”
gibi dizelerle seslenmiştir. Ancak albümün tanıtımının yapılacağı gün ikili arasında bir kavga alevlenmiştir. İddialara göre bu kavganın ardından ikili ayrılma noktasına gelmiştir. Tanıtım konserinde Kaan Tangöze, Ahu’nun onu bir köşeden izlediğini umarak onun için yazdığı şarkılarla birlikte “Bal” şarkısını da söylemiştir. Fakat Ahu Paşakay o gece konsere gelmemiş, intihar etmiştir. Tanıtımın bitiminde Kaan Tangöze’ye bu kötü haber söylenmiştir. Ahu’nun ölümünden sonra “Bal” şarkısını uzun bir zaman ne grup ne de Kaan Tangöze söylemiştir. Yıllar sonra bir açık hava konserinde grubun hayranları “Bal” şarkısını çok isteyince Kaan Tangöze, şarkıyı sadece bir defaya mahsus, arkasını seyircilere dönmüş, kollarını gökyüzüne doğru açmış ve gözyaşları içinde gökyüzüne bakarak söylemiştir.
Şarkı genel olarak hikayesi ve sözleriyle bilinse de bir dönem Çağatay Ulusoy ve Leyla Lydia Tuğutlu’nun başrolünde olduğu “Delibal” filmiyle de tanınmıştır. Film, şarkının hikayesini konu almamasına rağmen hikayesi ve karakterleri sebebiyle izleyenler tarafından şarkıyla özdeşleştirilmiştir. Şarkı, özellikle Çağatay Ulusoy’un canlandırdığı “Barış” karakterinin bir sahnesinde bu şarkıyı çalıp söylemesi sebebiyle daha da hafızalarda yer edinmiştir. Aynı şekilde filmdeki “Barış” karakterinin hem davranış hem de tarz olarak neredeyse Kaan Tangöze’yi andırması ve tıpkı Kaan Tangöze’nin, Ahu Paşakay’a “Balım” diye seslenmesi gibi; “Barış” karakterinin, Leyla Lydia Tuğutlu’nun canlandırdığı “Füsun” karakterine “Delibal” diye seslenmesi “Bal” şarkısının hikayesini andırmıştır. Sosyal medyada filmle alakalı paylaşılan kesitlerin arka planına da bu şarkı koyulunca şarkı daha popüler olmuş ve hikayesi de oldukça merak edilmiştir. Duman grubu için adeta tozlu raflara kaldırılan şarkı, hala daha acısıyla, trajik ölümle ve bir ilişkinin sessiz bitişinin gölgesiyle anılıyor.

Kitap İncelemeleri

Franz Kafka: Aforizmalar

Meyra Sultan Elmas

Bu yazımda, Franz Kafka'nın klasik bir olay örgüsünden ziyade insanın trajik yalnızlığını anlattığı "Aforizmalar" eserini inceledim. Yazarın Tanrı ve evrenle olan sorunlu ilişkisini ele alarak okuru gözlemci olmaktan çıkarıp "Kafkaesk" dünyaya dahil etmek istedim.

Franz Kafka’nın “Aforizmalar” kitabı “Zürau Aforizmaları” olarak da bilinir. Bunun sebebi Kafka’nın o dönemde tüberküloz tedavisi için günümüz Çekya’sının Bohemia bölgesine bağlı küçük bir köye çekilmesidir. Köyün adı Zürau Köyü olduğundan dolayı kitap bu isimle de bilinir. Kafka’nın kendini kanıtlama kaygısı taşımadan oluşturduğu bu eser, iç dünyasının en saf dışavurumlarından biridir. Aslında yayımlanmak amacıyla yazılmamış olup yalnızca 1917-1918 yılları arasında tutulan vurucu notlardan ibarettir.
Kitapta bir kahraman olmaması ayrıca dikkat çekicidir. Olay örgüsü, giriş, gelişme ve sonuç olmayan bu kitapta sadece Kafka’nın üstü kapalı fakat kesin imaları vardır. Cümleler yoğun ve çoğunlukla insanı düşünmeye sevk eden cümlelerdir.
Kitap, Kafka’nın vefatından sonra yakın arkadaşlarından biri olan Max Brod’un notları düzenlemesi sayesinde oluşturulmuştur. Bu notlar numaralı şekilde sıralanmıştır. Kafka bu notlarında içsel çatışmalarını anlatmıştır.
Kitapta, “hayatın anlamsızlığı, kaderin belirsizliği ve bireyin evrendeki trajik yalnızlığı” gibi temalar işlenir. Ayrıca ikilik ve doğası, günah kavramı, insanın Tanrı ile olan mesafeli ve sorunlu ilişkisi paradoksal bir dille ele alınır. Kafka’nın “Şato” veya “Dava” gibi eserlerinde dış dünyada gerçekleşen o sıkışmışlık hissi burada insanın kendi zihnindeki “kendi kendine verdiği dava” haline dönüşür. Kitapta bir hakikat arayışı vardır. “Doğru yol yüksekte değil, yerin hemen üzerinde gerili bir ip boyunca ilerler.” gibi aforizmalar, hakikatin aslında ulaşılması imkansız bir yerde olmadığını, hemen insanın yanı başında fakat yürünmesi zor bir alanda olduğunu sembolize eder.
Edebiyat eleştirmenleri, bu eseri Kafka’nın “Kafkaesk” dünyasının damıtılmış bir özü olarak nitelendirir. Eserin en büyük özelliği, okuru pasif bir gözlemci olmaktan çıkartarak her cümlede hayatı sorgulamaya itmesidir. Bu konuda gerçek hayata dayalı bir “ayna” görevi görür. Walter Benjamin’in de belirttiği gibi, Kafka burada insanın dayanaklarını elinden alarak onu bitimsiz bir düşme sürecine mahkum eder.
Kitap kısa olduğu için tek oturuşta bitilebilir gibi gözükse de Kafka’nın diğer kitapları gibi ağır bir doğaya sahiptir. Bu yüzden yavaş ve sakin şekilde okunması daha uygun olabilir. Kafka kitabın notlarını bitirirken “İnsanın gelişiminin son noktasına varacağı an, daima bir yineleme içindedir. Devrimci öze sahip düşünsel devrimlerin, geride bırakılan her şeyin anlamını yitirdiğini söylemeleri, bu yüzden doğrudur. Çünkü o anda bile, gelişimini tamamlayan tek bir şey yoktur.” ifadelerini kullanmıştır.

Tarih

Osmanlı Tıbbında Mûsikî ile Tedavi ve Makamların Sırrı

Niyazi Çiftçi

Bugün modern tıp, müziğin insan beyni üzerindeki nörolojik ve psikolojik etkilerini klinik araştırmalarla yeni yeni keşfetmeye çalışırken, Osmanlı hekimleri asırlar önce mûsikîyi hastanelerin baş köşesine yerleştirmişti bile. Onlar için müzik, sadece ruhu dinlendiren bir eğlence aracı değil, aynı zamanda beden ve ruh dengesini yeniden kurmaya yarayan bilimsel bir tedavi metodu olarak görülüyordu. "İnsan küçük bir evrendir" felsefesinden yola çıkan Osmanlı hekimleri, evrendeki her hareketin bir sesi olduğu gibi, insan bedenindeki her organın ve ruh halinin de bir mûsikî tınısıyla akort edilebileceğine inanıyorlardı.

Osmanlı tıp dünyasının devleri İbn-i Sina ve Farabi gibi dehaların mirasını devralan hekimler, müzik tedavisini asla rastgele değil, çok sıkı bilimsel kurallara göre uyguluyorlardı. Tedavideki en önemli unsur "makamlar" ve bu makamların insan fizyolojisi üzerindeki derin etkileriydi. Hekimler ve mûsikîşinaslar el ele vererek, hastanın mizacına, hastalığının türüne ve hatta günün saatine göre çalınacak makamları titizlikle belirlerlerdi. Örneğin, sabahın erken saatlerinde dinletilen Rast makamı, kemik ve kas ağrılarına iyi gelirken aynı zamanda neşe hissi uyandırır; öğle sıcağında çalınan Hicaz makamı idrar yolları rahatsızlıklarına şifa olur; ikindi vakti icra edilen Uşşak makamı ise kalbi dinlendirir ve uykusuzluğu giderirdi. Gece vakti dinletilen Zengüle veya Buselik makamları ise zihni sakinleştirerek hastaları huzurlu bir uykuya hazırlardı.

Bu mucizevi tedavi sisteminin dünyadaki en somut ve muazzam örneği, Edirne’de bulunan Sultan II. Bayezid Külliyesi Darüşşifası’ydı. Burası, akustiği özel olarak tasarlanmış kubbeli odaları ve ortasında su fışkıran şadırvanıyla adeta bir şifa tapınağıydı. Haftanın belirli günlerinde darüşşifaya gelen on kişilik bir musiki heyeti, ney, ud, kanun, santur ve neyzenlerin nefesleriyle hastalara özel konserler verirdi. Enstrümanların tınıları, darüşşifanın merkezindeki fıskiyelerden dökülen suyun ritmik şırıltısıyla birleşir ve ortaya insanı adeta dünyevi dertlerden arındıran kozmik bir terapi seansı çıkardı. Avrupalı seyyahlar, Osmanlı topraklarında akıl hastalarının zincirlenmek yerine müzikle, su sesiyle ve çiçek kokularıyla tedavi edildiğini gördüklerinde şaşkınlıklarını gizleyemez, bu insancıl sistemi güncelerine hayranlıkla kaydederlerdi.

Osmanlı hekimlerinin uyguladığı mûsikî ile tedavi, insanı sadece et ve kemikten ibaret görmeyen, ruhu incitmeden bedeni iyileştirmeyi amaçlayan o zarif tıp ahlakının en güzel göstergesidir. Hanende ve sazendelerin parmaklarından dökülen nağmelerle şifa bulan ruhlar, bize Osmanlı tıp dehasının sadece reçetelerde değil, sanatta ve estetikte de ne kadar ileri gittiğini fısıldamaktadır.
Çağ Dergi · https://cagdergi.tr/sayi/1